Saf Doğanlar

Değerli ortağım Türkan Şanverdi Avcı’nın 1 Kasım 2011 tarihinde yayınladığı “Saf Doğanlar” adlı yazısı.. Tüm iş kurmaya ya da girişimci olmaya aday/hevesli arkadaşlara okumalarını tavsiye ederim…

——–

Kurban Bayramı yaklaşıyor malumunuz.

Biz bu sene imkansızlıktan dolayı “7 kişi bir büroya girdik”

“O da ne?” demeyin anlatacağım.

Ama önce en sevdiğim büyük Türk düşünürü Nihat Doğan’ın vecizesini hatırlatmak isterim:“Türkiye’de üç tip insan vardır: Sezaryenle doğan, normal doğan, Nihat Doğan”

Ben buna bir dördüncü tip eklemek istiyorum: Saf doğan…

Ki onlar bizim gibi sıradan vatandaşlar oluyor.

Hani “girişimci ruhunuzla, kendi işimin patronu olayım, kazanayım, kazandırayım, ülke ekonomisine katkıda bulunayım diye yola çıkarsınız da; aziz ve muhterem devletimiz vergilerle size bir güzel girişir ya, onlar biz yani saf doğanlar oluyoruz işte.

Biz yaptık ve boyumuzun ölçüsünü ala ala bitiremiyoruz.

Geçen sene Sevgili Beyime büyük bir heyecanla gittim ve dedim ki “biz şirket kuruyoruz, büro kiralayacağız, şu işi yapacağız”

Önce yüzü asıldı, kaşlarını çattı ve “konuşmamız gerek, nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ama metin ol lütfen, safsınız” dedi bana.

Nitekim stopaj, geçici gelir vergisi, daimi gelir vergisi, ssk, kdv…derken ne söylemek istediğini anladım, ama çok geçti artık.

Bildirmek isterim; her şeyi kayıtlı, düzgün ve açık şekilde faturalandırdığımız ve bütün vergilerimizi istisnasız ödediğimiz için 1 yıllık bir şirket olmamıza karşılık “yılın safı” ödülüne gururla adayız.

Şu geçen bir yılda anladım ki eğer girişimci bir ruhunuz ve kendi işiniz varsa, devletle ilişkileriniz “vergi ve algı” üzerine kuruludur.

Biz saf doğanlar dürüst kazanalım algısında olduğumuz için, sürekli vergi veririz.

Uyanık doğanlar ise sadece kazanalım algısıyla, habire alırlar. Daire parası kadar lüks arabalarıyla gider ve şirketinin nasıl zarar ettiğini beyan ederler.

Algı neyse vergi de odur, algına göre alırsın ya da verirsin.

Sonunda ne olur?

Kendi büronu tutacak kadar kazanamadığın için 7 kişi toplanıp bir büroya girersin bizim gibi.

Yani diyeceğim şu; eğer saf bir vatandaşsanız ve iş kurmak gibi bir isteğiniz varsa, tavsiye ederim, bir koltuğa oturun, derin derin nefes alın ve geçmesini bekleyin.

Üstelik yine akıl önderim Nihat Doğan’ın dediği gibi:

“Nihat Doğan olmak, arkadaşın 05 kalem ucu istediğinde, 07 verip üstü kalsın” demekse eğer…

Saf Doğan olmak da “3 kazanıp, 5 vergi verip sonra ne oldu bizim vergiler diye sormamaktır” netekim…

Bütün saf doğan, girişimci kurbanlarının kurban bayramlarını kutlar, yeni vergilere vesile olmasını dilerim.

1 Kasım 2011

Türkan Şanverdi Avcı

www.yazmanyacanavari.com

Türkiye’de “Genç” Uzman/Danışman Olmak

Türkiye’ye döndüğüm 2008 yılından beri, Türkiye’nin önde gelen yapı kimyasalları üreten bir firmasındaki 3-4 aylık satış tecrübem hariç, danışmanlık sektöründe çalıştım. Bu sektör zordur.. Neden? Çünkü görünmeyeni satmak zordur.

Ama görünmeyenin satışından, pazarlanmasından daha zor olanı bu işi Türkiye’de yapmak aslında. Bunun en önemli sebeplerinden birisi genç danışmanlara karşı oluşmuş ön yargılardır. Gözlemleyebildiğim kadarıyla, Türkiye’de sadece danışmanlar değil, birçok meslek grubundan uzman, 40 yaşından önce çok da ciddiye alınmıyor. Bir insan konusunda ne kadar uzman olursa olsun, 40 yaşından küçükse, “bizim Ayşe” ya da “bizim Mehmet” yapıverir onu oluyor. Terfilerde, “daha tecrübeli değil, yerler onu” denebiliyor.

Çok da yargılayamıyorum bu durumu aslında. Çünkü, Türkiye’de insanlar gerçekten otuzundan sonra büyümeye başlıyor. Otuzlu yaşlara kadar anne-baba ile yaşamak normal kabul ediliyor. Bir öğrenci 22-23 yaşında mezun oluyor, 2 yıl yüksek lisans yapıyor. (Türkiye’deki yüksek lisansa olan talebi de hala anlayamıyorum) Erkekse eğer 1 yıl da askerlik nedeniyle gidiyor (Kısa dönem olsa bile, askerlik süreci bir erkeğin yaklaşık bir yılını alıyor). Askerden dönüyor,1- 2 yıl da KPSS çalışıyor ya da iş arıyor. Yaklaşık 27-28 yaşında hayata atılıyor. Amerika’da ise 22 yaşında bir insan piyasada kendine yer edinmeye başlıyor.

Yaş ön yargısının yanında, bilginin “değersizliği” de eklenince, iyice eliniz kolunuz bağlanıyor.

Bu ön yargıların kırılabilmesi için Türkiye’deki genç uzman ve danışmanların daha profesyonel davranması gerekiyor. Yani, verilen hizmetin bir değeri ve danışman ise bir bedeli olduğunu göstermesi ve bunu kabul ettirmesi gerekiyor.

Peynirimi Kim Kaptı?

İş hayatına atılanlar okumaya bu kitaptan başlamalı, en azından ben öyle yaptım. Spencer Johnson, bu kitapta, labirent içerisinde peynirini arayan 4 karakterin (Koşarca, Koklarca, Mırın ve Kırın) öyküsünü anlatılıyor. Kitapta peynir, insanın hayat boyu sahip olmaya çalıştıklarını sembolize ediyor, karakterler de, bu peynire ulaşmaya çalışan insanları.

Aslında önemli olan değişime ayak uydurabilmek. Hepimizin hayatı bir labirent gibi.. Hepimiz o labirentin içindeki peynir icin koşturuyoruz sürekli. Ama ya elimizdeki peyniri birisi çalmaya kalkarsa ya da, bir gün peynirimiz herzamanki yerinde değil de başka bir yerde ise? O zaman nasıl tepki veriyoruz?? Ya da vermeliyiz? Bu kısacık öyküde, karakterlerin bu degisikliklere nasıl tepkiler verdikleri çok zekice anlatılıyor..

İş hayatında da bu değişimlere doğru tepkiler verenler kazanıyor. Status-quo kavramının iş dunyasında pek de yeri yok aslında. Monopoller için bile.